
Metin Aktaşoğlu / metin.aktasoglu@milliyet.com.tr– ABD, Karayipler’de uyuşturucu örgütlerine ait olduğunu ileri sürdüğü teknelere yönelik saldırılar düzenliyor, Başkan Donald Trump, Venezuela’yı işgal etmekle tehdit ediyor, buna karşılık Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ise 4.5 milyon kişilik milis gücünü harekete geçirme mesajı veriyordu. Bölgede bir süredir ısınan su kaynadı, 3 Ocak 2026 sabahı TSİ 9 sularında AFP, Venezuela’nın başkenti Caracas’ta şiddetli patlama sesleri duyulduğunu aktardı. ABD adeta tereyağdan kıl çeker gibi Maduro’yu tutuklamış ve ülkede yönetime el koymuştu.
O gün akıllarda Venezuela petrolleri, Maduro’nun seçim zaferleri, Trump ve kurmaylarının -özellikle de Dışişleri Bakanı Rubio’nun- pozisyonları ve Monroe Doktrini’nin güncel yorumu “Donroe Doktrini” hakkında çokça soru işareti doğarken sıranın Küba’da olduğu fikri farklı kaynaklarca dile getiriliyordu. Fakat araya “beklenmedik bir mesele” girdi. Şubat ayının son gününde ABD, İsrail’le birlikte İran’a saldırdı, İran Lideri ‘Rehber’ Ali Hamaney ve çok sayıda üst düzey isim öldürüldü.

Axios tam da bu çerçevede bir ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisine dayandırdığı haberinde bakanlıktan bir bürokrat kadrosunun, Küba’ya giderek aralarında Raul Castro’nun torunu Guillermo Rodriguez Castro’nun da yer aldığı bürokratlarla görüştüğünü iddia etti. İddialar doğruysa bu 10 yılı aşkın süredir Küba’yı ziyaret eden ilk resmi heyet… Peki ABD tam olarak neyin peşinde? Küba neden bu kadar önemli? “ABD, bu küçük ada ülkesinden ne istiyor?”
“Amerika Birleşik Devletleri’nin Latin Amerika müdahaleciliğinin temelleri ve Venezuela’da Hugo Chavez’e müdahale girişimleri” başlıklı doktora tezinin yazarı, Mersin Üniversitesi Öğr. Gör. Dr. Uğur Gül ve Emekli Belgrad ve Havana Büyükelçisi Hasan Servet Öktem, Milliyet.com.tr için yanıtladı.
MAHAN’IN ‘DENİZ HAKİMİYET TEORİSİ’
ABD’nin Küba ısrarının temelinde yatan stratejik nedenleri açıklayan Dr. Uğur Gül, öncelikle Küba’nın ABD’ye sadece yaklaşık 150 km uzaklıkta olduğunu (kabaca Mersin-Girne arasındaki mesafe 170 km) hatırlatırken konuyu tarihsel bir çerçeveyle Amiral Alfred Thayer Mahan’ın ‘Deniz Hakimiyet Teorisi’ne dayandırıyor. Dr. Gül’e göre Küba, ABD için sadece bir komşu değil aslında küresel bir süper güç olmanın anahtarı: “Bugün Amerika bir süper güçse bunu Amiral Mahan’a borçlu. Mahan’a göre Panama Kanalı’nın açılmasıyla Karayipler bölgesi hayati bir önem kazandı. ABD kendi güvenliği için Karayipler’in tamamının kontrolünü ele almak zorunda.”
Peki Amiral Mahan neden bu kadar önemli? Dr. Gül, “Amerika Amerikalılarındır” mesajıyla Avrupalıları Amerika kıtasından uzak tutmayı amaçlayan Monroe Doktrini’ne katkıda bulunan Amiral Mahan’ın, teorileriyle etkilediği ABD Başkanı Theodore Roosevelt’e beş maddede tavsiyeler sunduğunu anımsatıyor. Bu tavsiyeler, uygulanması halinde ABD’yi bir küresel süper güce dönüştürmeyi öngörüyordu. Dr. Gül söz konusu beş maddeyi şöyle sıralıyor:
1914’te hayatını kaybeden Amiral Mahan, teorileri sayesinde ABD’nin iki dünya savaşının galip tarafı olduğunu, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın tam da öngörüleri üzerine kurduğu argümanlar sayesinde ABD’nin fark yarattığını göremedi. ABD ise bu beş maddeyi uygulasa da 1959’da ilk maddeyi hasara uğratan bir olay yaşandı: Küba Devrimi.
MECBURİ ROTA: FLORIDA-KÜBA ARASI…
“Bu küçük ada ülkesinde” yaşanan devrim nasıl oluyor da ABD’nin “küresel süper güç” tahtını zorlayan en büyük potansiyel tehdidi oluşturuyor? Bunun cevabı ABD coğrafyasında yatıyor. “ABD’nin güneyindeki New Orleans limanı deniz ticareti açısından da hayati önem taşıyor. Ülkenin en yüksek kapasiteli limanlarından biri. Fakat bu limana gelip giden askeri ve ticari gemiler nereden geçmek zorunda Küba ile Florida arasından” diyen Dr. Gül şöyle devam ediyor:
“Dolayısıyla Küba ile Florida arasındaki geçişi kontrol etmek ABD çıkarları için hayati önem taşıyor. Ama Soğuk Savaş döneminden itibaren şöyle bir sıkıntı var ki burayı kontrol edemiyorlar. Özellikle 1962 yılında gerçekleşen Küba Füze Krizi çok önemli. Bugün biz nasıl Kıbrıs’ta Rum Kesimi’nin aşırı derecede silahlanmasını istemiyorsak doğal olarak ABD de yakın coğrafyasında kendisine doğrultulmuş bir füze, nükleer silah ya da bir rakip devletin hakimiyetini görmek istemiyor.”
Alıntı Metni
Meselenin bir “takıntı” olarak değerlendirilmesinin altında yatan nedenlerin başında ise BM Genel Kurulu’nda her yıl Kasım ayında çıkan bir karar gelmekte. Hasan Servet Öktem, “Her sene Kasım ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir karar çıkar ve Küba’ya uygulanan Amerikan ambargosu kınanır. Her sene yapılır bu. 189 ülke ‘ambargo kalksın’, iki ülke ‘ambargo devam etsin’ der. ‘Devam etsin’ diyen ülkeler bir ABD, bir de İsrail… Bütün dünya ambargonun kalkmasından yana fakat Amerika’nın kimseyi dinlediği yok. ABD dünyanın taleplerini kale almıyor” değerlendirmesinde bulunuyor.
‘TRUMP İLLA Kİ REJİM DEVRİLSİN DERDİNDE DEĞİLDİR, ASIL TAKINTI RUBIO’DA’
Konuya ilişkin argümanlardan biri de Trump’ın ABD’nin son zamanlarda en çok sıkıntı çektiği meseleler arasında yer alan İran, Venezuela ve Küba meselesini çözen lider olma isteği. Bu isteğin takıntı bağlamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği noktasını da irdeleyen Öktem, ABD Başkanı Trump hakkında çarpıcı bir tespitte bulunuyor:
“Trump aslında bir müteahhit. 2016’da seçildiğinde Küba’da biraz korku ve endişe söz konusu oldu. Bir grup insan ise ‘Ya bu Trump müteahhittir. Bunun derdi paradır. Küba’nın kıyısında gayet güzel bir arazi verirsiniz, oralarda bir şeyler yapar ve birden Kübacı olur. Derdi rejimle falan değil, o böyle şeylere bakar’ diyordu. Küba, Devrim’den önce Amerikalı zenginlerin yatlarına atlayıp gittikleri bir Karayip adasıydı. Müzik, kumar, fuhuş; bu alanlarda önde gelen bir yerdi. Ben Trump’ın kafasında illa o rejimi devirmek olduğu kanaatinde değilim, o takıntı daha çok Rubio’da var. Trump’a böyle bir imkan sağlasalar belki bir anlaşma bile olur ama tabii rejim nasıl böyle bir şeyi teklif etsin? Rejimin özüne ters.”